Herkesin başkalarında olmadığına inandığı, ama kendisinde bol miktarda mevcut olduğuna da herkesi inandırmaya çalıştığı bir kavram, samimiyet. Üstelik genellikle, varlığını ispatlamak için sonunda mutlaka yeminden medet umulan, yine de en çok şüphe ile yaklaşılan…

'Vallahi samimiyim. İnan ki… Billahi…Tallahi… İki gözüm önüme aksın ki…' Eğer ortalık iki gözü de önüne akmış insanlarla dolup taşmıyorsa bu, herkesin gerçekten samimi olduğundan değil, C.Allah'ın affedici olmasındandır.Samimiyetin görülen, hissedilen bir ölçüsü var mıdır?

Olmalı.

Vatan, millet sevgisinde samimiyetin ölçüsünü, geçmişten günümüze gerektiğinde hiç çekinmeden canını ortaya koyan binlerce yüzbinlerce şehit göstermiştir. Hem de tereddütsüz ve herkesin itirazsız kabul edeceği biçimde; insanın en son gözden çıkarabileceği varlığını, canını seve seve vererek…

İnsanların inandığı değerler ve davalar uğruna yaptığı fedakarlıklar samimiyetinin ölçüsüdür. Siyaseti hizmet vesilesi sayan davalar için bu ölçü daha da önemlidir. Mesela; eğlenceye, dinlenmeye, gündelik diğer birçok işlere ayırdığı kadar zamanını davam dediği faaliyete ayırmayan, sigarasına verdiği kadar bile davasına maddi katkısı olmayan bir kişi samimi olamaz.

Şairin dediği gibi; 'Bu sevgi bir kuru ifade' olmamalı.Hz. Ebubekir'in inancındaki samimiyetin en bariz ifadesi, en fazla fedakarlık yapabilen, verebilen kişi olmasıdır. İnsan 'hak' olduğuna inandığı, doğru gördüğü 'dava' için fedakarlık yapar, yapmalıdır. Öyleyse, yapılan fedakarlık aynı zamanda o davaya inanıp inanmamanın da ölçüsüdür.Fedakarlığın, verebilmenin ölçüsü de sadece maddi değildir tabii ki. İnsan, davası için verebileceği bütün değerlerini seferber edebilmelidir. Mesleğinden ve diğer faaliyetlerinden artırabileceği vakti varsa bunu ayırıp davası için kullanmalıdır. Davası için kafa yorup, zihni çabasının da bir kısmını davası için gerçekleştirmelidir. Bedenen çaba gerekiyorsa, gücünü davasına sunabilmeli, davası için koşturmaktan geri kalmamalıdır. Maddi imkanından da verebildiği kadarını davası için harcamalıdır.

İşte vaktinden, zihninden, gücünden ve malından davası için veremeyenler, o davanın başarıya ulaşmasını da beklememelidir. Aynı şekilde, yapabileceği bir görevden kaçan, yerine getirebileceği bir sorumluluğu üstlenmeyen de, davası için fedakarlıktan kaçınmış demektir. Buraya kadar, 'normal' şartlarda samimiyetin ölçüsü olan fedakarlığı ele aldık. Ancak bazen gerçekten samimi ve fedakarlığa hazır olanları kıran, verimsizleştiren, hatta uzaklaştıran durumlar da söz konusu olabilir. İşte o zaman da; bu şartları doğuran, samimi insanları küstüren, fedakarlıkları engelleyen ortamların sorumlularının samimiyetleri sorgulanmalıdır. Çünkü samimiyetin, yukarıdan beri anlattığımız, her konuda fedakarlık yapabilmek kadar, belki de ondan bile daha önemli bir ölçüsü vardır; samimi insanların fedakarlıklarını engellememek, aksine kolaylaştırmak. Bu konudaki hatalarını fark ettiğinde veya kendisine hatırlatıldığında, hatasını düzeltebilmek ise ayrıca basiretin de göstergesidir.

Referansı İslam olan bütün davaların mensubu olma iddiasındaki herkes (ve tabii ki ülkücülük iddiasındakiler) öncelikle nefsinden başlayarak bu samimiyet ölçülerini sorgulamalı ve eksiklik gördüğü yönleri için de gereğini yapmalıdır. Aksi halde 'abesle iştigalden öteye geçmeyen' dava iddiaları bir kenara bırakılmalıdır.